Prof.Dr. Fatih Yalçın Karakoç’un Balkonu’nu Anlattı

Ev.Gümüşhane

Prof.Dr. Fatih Yalçın Karakoç’un Balkonu’nu Anlattı

AK Parti itiraz etti, oylar yeniden sayılıyor
MHP’nin 8 aday adayı var
Duman: Gümüşhane’de seçim kazanma hırsının her türlüsüne şahit olduk

Gümüşhane Üniversitesinde düzenlenen Kitap Söyleşileri adlı etkinliğin ilk konuğu “Karakoç’un Balkonu” adlı eseriyle Prof. Dr. Fatih Yalçın Oldu. Etkinliğin ilk bölümünde Sezai Karakoç’un hayatından kesitlerin aktarılırken ikinci bölümünde ise “Balkon” şiiri çerçevesinde batı medeniyetine yönelik eleştiriler dile getirildi. Karakoç’un “Balkon metaforu” üzerinden Batı medeniyetinin bir ürünü olan modern mimarinin toplumsal hayatı nasıl değiştirdiğine göndermeler yapıldı. Dikey yapılaşmanın insanı nasıl barbarlaştırdığı, vahşileştirdiği gözler önüne serildi.

Gümüşhane Üniversitesi Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Uygulama ve Araştırma Merkezinin akademik faaliyetleri kapsamında düzenlenen “Kitap Söyleşileri” programının ilk konuğu olan Prof. Dr. Fatih Yalçın, Sezai Karakoç’un şairliği itibari ile edebiyatçıların, mütefekkir tarafıyla da bu memlekete dair derdi olan herkesi ilgilendirdiğini söyledi.

Programın başında Karakoç’un “Çocukluğum”, ortasında  “Sürgün”, son bölümde de “Balkon” şiirini okuyarak programı renklendiren Fatih Yalçın, “Karakoç aslında bizim gibi bir kasaba, köylü çocuğu. Diyarbakır’ın Ergani kasabasında doğuyor. Müstakil ve bahçeli bir evde orta gelire sahip bir esnafın oğlu olarak hayata başlıyor. Kulaktan kulağa efsanelerin anlatıldığı gecelerde Hz. Alinin hayatını dinleyerek büyüyor. Yatılı öğrenimi sırasında önce Antep’e, ardından Maraş’a ve son olarak da üniversite öğrenimi için Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesine gider. Maraş’ta bulunduğu sıralarda “Büyük Doğu” dergisi ile tanışır ve o dönemden sonra Necip Fazıl ve derginin sadakatli bir takipçisi olur” dedi.

Sezai Karakoç’u bir yere konumlandırmak isteyenlerin genellikle Necip Fazıl Kısakürek ile Mehmet Akif Ersoy arasında konumlandırdıklarına vurgu yapan Yalçın, “Karakoç Mehmet Akif’i bitmiş bir zamanın son savaşçısı kendisini ise yeni başlayan zamanın ilk savaşçısı olarak tanımlar. Aslında İslami düşüncenin Mehmet Akif sonrası durağanlaşan halkasına yeni bir halka ekleyerek gelişmesine ve bu güne ulaşmasına imkân sağlayan isimdir Sezai Karakoç. Büyük Doğu dergisinden ayrılma döneminde Karakoç, Necip Fazıl’ın polemikçi yönüne atıfta bulunarak bu davanın polemiklerle, kavgayla ileriye götürülemeyeceğini ifade eder. Bu düşünceler ile birlikte “Diriliş” dergisini çıkartır. Lakin hayatının her döneminde Necip fazıl bu noktada ayrı bir yerde durur” diye anlattı.

Necip Fazıl’ın bir imparatorluğun, Sezai Karakoç’un ise 1933 doğumlu olması hasebiyle yeni bir cumhuriyetin evladı olduğuna dikkat çeken Yalçın, “Bu durum ikisinin eserlere bakışı, mücadele şekli, kullandığı dili farklılıklar gösteriyor. Özellikle muhafazakâr kesim tarafından Karakoç kullandığı dil nedeniyle eleştirilere muhatap olmuştur. O yıllarda, modernleşme sürecinde kabul edilmeyen dili de Karakoç kabul etmiş ve mücadelesini o dille yapmıştır. Kelimelerin ideolojisi kapsamında süre gelen tartışmalarda Sezai Karakoç, milliyetçi muhafazakâr kesimin aksine şiirlerinde ve nesirlerinde yeni dilin unsurlarını kullanmaya başlamıştır. Karakoç’la başlayan bu süreçte yeni dile karşı kurulmuş savunma hattı yıkılmıştır artık ve uzlaşma yolu tercih edilmiştir. Hedef ise yeni nesle ulaşmak, iletişim kurmaktır aslında” diye konuştu.

Sezai Karakoç’un trajik bir hayatı olduğunu, “Tenha bir şair” olarak tanımlandığını dile getiren Yalçın, “Zaman zaman parası bitmiş, aç kalmış, yarı baygın halde hastaneye kaldırıldığı olmuştur. Kalabalıkların içine girmeyi göze alsaydı eğer  maddi sıkıntıları da olmazdı muhtemelen. Onun gibi bir ismi yanında istemeyen yoktu aslında. Ancak o tenha kalmayı tercih etti. Müstakil kimliğinin, özgürlüğünün en temel sebebi de bu tercihidir. Diriliş dergisini kurdu, parası oldukça da çıkardı. Bir dönem gazeteye dönüştürdü. Memurluk yaptı bir süre. Ancak bu durumun yazmaya, düşünmeye engel olduğunu düşünerek istifa etti. Çünkü bir yere kapılanmış, bir kesimden destek alan düşünür; müstakil kalamaz, özgür düşünemez, düşüncelerini bağımsız olarak kaleme alamaz diye düşünüyordu” ifadelerini kullandı.

Şairliğinin modern formlar içerisinde geleneksel içerikler ihtiva ettiğini aktaran Yalçın, Sezai Karakoç’un hayatına yer verdiği konuşmasının ilk bölümünü;“Mona Rosa dâhil olmak üzere birkaç şiiri hece formunda olsa da dünyada gelişen serbest şiir formuna geçiş yapar Karakoç. Ancak içerik olarak bizim toplumumuzun değerlerini, sembollerini, imgelerini kullanmayı sürdürür. Kullandığı dil gibi şiirde de serbest formu tercih etmesinde doğrusal bir ilişki vardır. Şiirde de klasik formlarla insanlara ulaşamayacağını, gidişatın serbest şiire olduğunu görmüş ve doğal olarak modern formu, modern dili kullanmıştır. Yine, Diriliş adıyla bir parti kurar, onu da bir vakıf mantığıyla işletmeyi tercih eder. Seçimlere girmez, bu sebepten partisi kapatılır. Yeni Diriliş adıyla yeniden kurar. Tam da tanımda olduğu gibi tenha bir adam olarak kalır. 2021 yılında bu milletten bir şey almadan ancak çok şey vererek bu dünyadan göç eder” ifadeleri ile tamamlar.

Konuşmasının ikinci bölümünde ise, Osmanlı’nın batı medeniyetini fark etmede geç kalmadığını, bilakis bu medeniyet tasavvurunun insanı insan olmaktan çıkarttığını, vahşileştirdiğini, barbarlaştırdığını gördüğü için uzak durmayı tercih ettiğini belirten Yalçın, şu şekilde konuştu;

“Sezai Karakoç dünyayı insanlık çerçevesinden görmeye çalışmış. İslam Medeniyetinin bir mensubu olarak şiirlerinde Mekke, Medine, Bağdat, Kudüs, Semerkant vardır. İslam coğrafyasını tek bir medeniyet olarak görür, milletler olarak ayrılmasını doğru bulmaz. İslam Coğrafyasının derdini çeker. Ümitvardır ve batı medeniyetine meydan okumaktan geri durmaz. Durağanlaşan İslam Medeniyetinin yeniden dirilmesi gerekmektedir. Diriliş de buradan gelir.”

Karakoç’un medeniyeti; bir inancın, bir dünya görüşünün, bir ideolojinin somutlaşması, kurumsallaşması olarak gördüğünü dile getiren Yalçın, “Medeniyet dediğiniz bir camidir, bir binadır, hanlardır, kervansaraylardır. Karakoç İstanbul’a taşındığında yolları açmak için yolların açıldığına, camilerin yıkıldığına, tarihi eserlerin yok edildiğine şahit olur. Bu durum onu oldukça üzer. Mimariye dair hassasiyeti de burada başlar. Fark eder ki mimari, aslında yaşam tarzını doğrudan etkilemektedir. Yapılan binalar insanları topraktan koparmaktadır. Ve balkonlar dikey mimarinin unsurları olarak topraktan kopartılan insanların seyir mekânlarıdır. Müstakil bir evde balkona gerek yoktur. Ancak dikey yapılarda balkon hayata katılamayacağınız, sadece seyretmekle yetinebileceğiniz yapılardır. Balkon şiiri de buradan ortaya çıkar. İkinci yeniyle ilişkilendirilebilecek birkaç şiirinden biridir. Balkon şiiri medeniyet şiiridir. Balkon şiiri mimarinin, mekânların hayatımıza ne kadar etki ettiğini göstermek için, en azından düşünmek için bizlere fırsat veren bir şiir. Yükseklik modernliğin bir göstergesi olarak algılanır. Hâlbuki İslam şehirlerinde binalar cami minarelerinden yüksek yapılmazdı. Yapı malzemesi olarak da genellikle geçici malzemeler kullanılırdı. Çünkü insan fanidir, kalıcı mekânlara ihtiyacı yoktur. Dünyaya bakış meselesidir. Dünyaya çivi çakmak gibi bir dert yoktur. İşte Karakoç’un şiirde “Gelecek zamanlarda insanları balkonlara gömecekler” ifadesi batı medeniyetinin hayatımıza müdahalesini anlatır. Haliyle koşarak gidip ellerini öptüğü geleneksel mimariyi kullanan mimarlar da İslam medeniyetinin simgesi durumundadır” ifadelerini kullandı.

Paylaş

YORUMLAR

WordPress: 0
DISQUS:
Ana Sayfa
Video
Ara